By
asya on Aralık 25th, 2008. This post has
1 Comment »
BİLMECELER
Ayağımla basınca kırt kırt eder,
Güneşi görünce eriyip gider. (Kar)
Şekere benzer tadı yok,gökte uçar kanadı yok. (Kar)
Kıştan kaçmaz,yaprağı uçmaz. (Çam ağacı)
Ne kanı var ne canı,beş tanedir parmağı. (Eldiven)
Duruşu ömür,gözleri kömür
Soğuk dondurur sıcak öldürür. (Kardan adam)
Kışın yatar,yazın kalkar. (Soba)
(more…)
tamamını okuyun»
By
asya on Aralık 25th, 2008. This post has
3 Comments »
TEKERLEMELER
TEKİR
Bir iki tombul tekir
Camdan bakar
Başına takar
Hop hop, altın top
MISTIK
Mustafa, Mıstık,
Arabaya kıstık,
Üç mum yaktık,
Seyrine baktık.
LEYLEK
Leylek leylek havada,
Yumurtası tavada,
Gel bizim hayata,
Hayat kapısı kitli,
Leyleğin başı bitli.
KUZU
Kuzu kuzu me
Bin tepeme
Haydi gidelim
Ayşe teyzeme. (more…)
tamamını okuyun»
Tags:
ali,
ALİ DAYI,
cam,
ÇARŞI,
dede,
DEĞİRMEN,
deve,
ebe,
EL EL EPENEK,
ellerim,
ELLERİM PARMAKLARIM,
HAKKI,
HANIM KIZI,
hasan,
HEDİYE,
iğne,
Karga,
KARNIM AÇ,
KEÇİLER,
komşu,
KÜÇÜK DOSTUM,
KUZU,
LEYLEK,
MISTIK,
nacak,
NEREDEN GELİRSİN?,
OYUN,
patlıcan,
piti,
PORTAKAL,
SINIFLAR,
tavşan,
tavuk,
TEKERLEMELER,
TEKİR,
top,
YAĞMURFiled Under:
TEKERLEMELER
By
asya on Aralık 25th, 2008. This post has
2 Comments »
TEMBEL KIZ
(Grimm Kardeşler)
Bir zamanlar, ülkenin birinde çok tembel bir kız varmış, özellikle iplik eğirmesini ve halı dokumasını hiç sevmezmiş ve bilmezmiş. Sonunda annesi o kadar kızmış ki, kızı bir güzel pataklamış, kız da bağıra bağıra ağlamaya başlamış, tam o sırada ülkenin kraliçesi güzel atlı arabasıyla oradan geçiyormuş, kızın sesini duyunca merak etmiş ve arabasını durdurmuş, sesler evden geldiğinden, eve gitmiş ve kapıyı çalmış, tembel kızın annesi kapıyı açıp da, karşısında kraliçeyi görünce çok şaşırmış.
(more…)
tamamını okuyun»
By
asya on Aralık 25th, 2008. This post has
2 Comments »
BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT
Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda… Yarım mil ötede Toygun Paşa’nın
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı-
sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar… yıkılmaz bir ölüm seddi halinde “Kızılelma” yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı. (more…)
tamamını okuyun»
By
asya on Aralık 25th, 2008. This post has
1 Comment »
Ceylan, Kaplumbağa, Fare ve Karga
Bir varmış, bir yokmuş; hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş.
Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, halinden çok mutluymuş. Ancak birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya . Tabii arkasındanda bir insan gelmiş . Köpek ve adam geyiğin peşinden koşmaya başlamış.Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar.
Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayı hazırlayan fare bakmış arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek : (more…)
tamamını okuyun»
By
asya on Aralık 25th, 2008. This post has
No Comments »
DİYET
Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu’da, tüm Rumeli’de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul’da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde “Ali Usta’nın işi” damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, “Çifte su vermek” sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi “cellat elinden kaçmış bir çelebi”, kimi “sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip” derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi… Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı. (more…)
tamamını okuyun»
By
asya on Aralık 25th, 2008. This post has
No Comments »
KELOĞLAN VE SİHİRLİ TAS
YAZAN: AHMET EFE
ÇİZEN : ORHAN DÜNDAR
Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu “Keloğlum,keleş oğlum” diye severmiş.
Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz” diye düşünüyormuş.
Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu… (more…)
tamamını okuyun»